Abstract view of a railroad through a metal fence with blurred tracks.

Okul, Aile ve Çocuk Üçgeninde Suç, Suçluluk ve Zorbalık: Psikanalitik Bir Bakış

Çocuğun ruhsal dünyası, yalnızca kendi iç yaşantısından değil; evde, okulda ve ilişkiler içinde karşılaştığı duygusal iklimden de beslenir. Bu nedenle zorbalık, suçlama, dışlama ya da saldırganlık gibi durumlara yalnızca davranış düzeyinde bakmak çoğu zaman yetersiz kalır. Çünkü çocuk, çoğu zaman söyleyemediğini davranışıyla anlatır; kelimeye dökemediği çatışmayı eyleme taşır.


Okul ortamında karşılaştığımız zorbalık davranışları da çoğu zaman yalnızca “kötü niyet”, “şımarıklık” ya da “disiplinsizlik” ile açıklanamaz. Psikanalitik açıdan bakıldığında zorbalık, kimi zaman çocuğun kendi içindeki yoğun kaygıyla, yetersizlik duygusuyla, değersizlikle ya da baş edemediği öfkeyle kurduğu savunmacı ilişkinin bir sonucu olabilir. Kendisini kırılgan, yetersiz ya da tehdit altında hisseden çocuk, bu kırılganlığı tanımak yerine onu dışarıya yerleştirir; böylece kendi içinde taşıyamadığı şeyi bir başkasında görmeye ve ona saldırmaya başlar. Bu anlamda zorbalık, yalnızca ötekiye yönelmiş bir saldırı değil; çoğu zaman ruhsal olarak taşınamayan bir iç yaşantının dışarıya boşaltılmasıdır.


Burada “suç” ve “suçluluk” kavramlarını birbirinden ayırmak önemlidir. Suç, daha çok dış dünyadaki eylemle; suçluluk ise iç dünyadaki ruhsal yaşantıyla ilgilidir. Bir çocuk zarar verici bir davranışta bulunabilir ama suçluluk hissetmeyebilir; bir başka çocuk ise hiçbir şey yapmamış olsa bile yoğun bir suçluluk taşıyabilir. Psikanalitik açıdan suçluluk, yalnızca yanlış bir şey yapmış olmaktan doğmaz. Bazen çocuğun sevdiği kişiye öfke duyması, kardeşini kıskanması, öğretmeninden nefret etmesi ya da anne babasının ilgisini paylaşmak istememesi bile onda suçluluk yaratabilir. Çünkü çocuk için sevilen nesneye duyulan öfke, sanki o nesneye gerçekten zarar verilmiş gibi yaşanabilir.


Zorbalık olaylarında bu nedenle yalnızca zorbalık yapan çocuğa değil, zorbalığa maruz kalan çocuğun ve çevresindeki yetişkinlerin ruhsal konumlanışına da bakmak gerekir. Kimi zaman grup, kendi içindeki kabul edilemeyen öfkeyi, korkuyu, farklılığı ya da kırılganlığı tek bir çocukta toplamaya eğilim gösterir. O çocuk, grubun taşımakta zorlandığı parçaların taşıyıcısı haline gelir. Böylece dışlanan, alay edilen ya da hedef haline gelen çocuk, yalnızca bireysel özellikleri nedeniyle değil; grubun bilinçdışı dinamikleri içinde bir işleve sahip olduğu için de seçiliyor olabilir. Bu noktada zorbalık, yalnızca iki çocuk arasındaki bir problem olmaktan çıkar; sınıfın, okulun ve hatta ailelerin de dahil olduğu daha geniş bir duygusal örgütlenmeye işaret eder.


Aile burada belirleyici bir yere sahiptir. Çünkü çocuk, saldırganlıkla, suçlulukla ve onarımla ilk kez aile içinde karşılaşır. Öfkenin tamamen yasaklandığı, çatışmanın inkâr edildiği, hatanın konuşulamadığı ailelerde çocuk, saldırgan duygularını tanımak ve düşünmek yerine onları ya bastırır ya da eyleme döker. Benzer şekilde, aşırı eleştirel, utandırıcı ya da cezalandırıcı bir aile ortamında büyüyen çocukta suçluluk duygusu onarıcı olmaktan çok yıkıcı hale gelebilir. Bu durumda çocuk, hatasını fark edip ilişkiyi tamir etmeye yönelmek yerine ya daha çok savunmaya geçer ya da yoğun utanç nedeniyle inkâra sığınır.


Öte yandan bazı ailelerde çocuğun saldırganlığı yeterince sınırlandırılmaz; her dürtü, her öfke patlaması “çocuktur yapar” diye karşılanır. Bu durumda da çocuk, iç dünyasındaki yıkıcılığı anlamlandırabilecek ve onu düşünebilecek bir çerçeveden mahrum kalır. Psikanalitik açıdan çocuğun ihtiyacı yalnızca sevgi değil; aynı zamanda duygu ve dürtülerini taşıyabilecek, sınır koyabilecek, onları isimlendirebilecek bir yetişkin zihnidir. Çocuk, ancak saldırganlığının yok edici olmadan da var olabileceğini, ilişkinin öfkeye rağmen sürdürülebileceğini deneyimlediğinde suçluluk duygusu da daha olgun bir hale gelebilir. Bu noktada suçluluk, yıkıcı bir kendini cezalandırma halinden çıkıp onarım kapasitesine dönüşür.


Okul ise çocuğun aile dışında ilk kez toplumsal düzenle, kuralla, rekabetle, dışlanmayla ve ait olma ihtiyacıyla yoğun biçimde karşılaştığı alandır. Bu nedenle okul, çocuğun iç çatışmalarının görünür hale geldiği önemli bir sahnedir. Öğretmenler çoğu zaman davranışı ilk fark eden kişiler olur; ancak davranışın ardındaki duygusal anlamı düşünmeye alan açılmadığında süreç hızla suçlu aramaya dönebilir. Böyle durumlarda çocuklardan biri “zorba”, diğeri “mağdur”, ailelerden biri “ilgisiz”, diğeri “aşırı hassas” olarak etiketlenir. Oysa bu tür keskin ayrımlar kısa vadede rahatlatıcı görünse de çoğu zaman düşünmeyi durdurur. Psikanalitik bakış ise suçlu bulmaktan çok, neyin neden bu kadar şiddetli yaşandığını anlamaya çalışır.


Bu, elbette davranışın sonuçlarını önemsizleştirmek anlamına gelmez. Tam tersine, zorbalık mutlaka sınırlandırılması gereken, çocuklar için ciddi ruhsal sonuçlar doğurabilen bir durumdur. Ancak yalnızca cezalandırma ekseninde kalındığında, davranışın altında yatan çatışma çoğu zaman yer değiştirir ama çözülmez. Çocuk ya daha gizli yollarla saldırganlaşır ya da yoğun utanç ve değersizlik içinde daha da kapanır. Oysa asıl soru şudur: Bu çocuk neyi eyleme döküyor? Bu grup neyi bir çocuğun üzerine yüklüyor? Bu aile neyi duymakta zorlanıyor? Bu okul hangi duyguyu taşımakta güçlük çekiyor?


Sağaltıcı olan şey, çocuğu tek başına sorun olarak görmek değil; okul, aile ve çocuk arasında düşünmeye dayalı bir alan açabilmektir. Çocuk bazen ailesinin konuşulmayan çatışmasını taşır, bazen okulun rekabetçi ikliminde kırılganlığını saldırganlıkla örter, bazen de ait olabilmek için grubun acımasız diline katılır. Bu nedenle zorbalığı anlamak, yalnızca bir davranışı düzeltmeye çalışmak değil; çocuğun iç dünyasıyla çevresindeki ilişkisel ağ arasında bir köprü kurabilmektir.


Belki de en önemli mesele şudur: Çocukların saldırganlıklarını inkâr etmeden, ama onları bu saldırganlığa indirgemeden düşünebilmek. Çünkü bir çocuk yaptığı şeyden daha fazlasıdır. Aynı şekilde zorbalığa maruz kalan çocuk da yalnızca “kurban” kimliğiyle ele alınmamalıdır. Her iki durumda da ihtiyaç duyulan şey; utandırmadan düşünebilen, cezalandırmadan sınır koyabilen, görmezden gelmeden duyabilen bir yetişkin varlığıdır.


Psikanalitik açıdan bakıldığında suçluluk, ancak taşınabildiğinde dönüştürücü olur. Çocuk, verdiği zararın farkına varabildiğinde ve buna rağmen ilişki tamamen yıkılmadığında, onarım olasılığı da doğar. Okul ve aile, tam da bu nedenle birbirine rakip değil, çocuğun ruhsal gelişimini birlikte taşıyan iki temel alan olmalıdır. Zorbalığın, suçlamanın ve suçluluğun en çok yoğunlaştığı yerlerde bile, düşünmeye alan açılabildiğinde çocuk için yeni bir ruhsal imkân oluşur: saldırmak yerine anlatmak, utançla donmak yerine hissetmek, inkâr etmek yerine sorumluluk alabilmek.

Diğer Yazılarım

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir